Gönderen: Türker | Ocak 27, 2010

Devlet Bahçeli uyarıyor! -1

Bahçeli, 2009′dan 2010′a geçerken yayınladığı mesajda Türk Silahlı Kuvvetlerine gönderme yaparak görevini hatırlattı. İhanetin dal budak saldığı ülkemizde yıpratılmaya çalışılan Türk Ordusu ‘kendisini korumaktan aciz’ bir manzara verirken, 2010′da ne değişecek? Göreceğiz…

Bahçeli yaptığı açıklamanın sonunda ‘…Temennim; Türkiye’nin daha fazla yıpranmasına ve yıpratılmasına, değerlerinin aşındırılmasına, milletin parçalanmasına dönük girişimlere 2010 yılında dur denilmesidir.’ dedi

——————– haber ——————–

Bahçeli, ‘kozmik arama’ hakkında konuştu
31 Aralık 2009

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Başbakan Yardımcsı Bülent Arınç’ suikast iddiaları ve Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda yapılan arama ile ilgili olarak, “TSK – Emniyet –İstihbarat birbirine düşürülüyor” açıklamasında bulundu.

Bahçeli’nin yeni yıl mesajında şu ifadeler yer aldı:

”Yaşanılan hazin ve dramatik olaylar nedeniyle Cumhuriyet tarihinin en sancılı ve sarsıntılı yılı geride kalmıştır.

Bu haliyle 2009 yılı, milletimiz açısından kaybedilmiş ve boşa geçmiş bir zaman dilimi olarak asla unutulmayacaktır.

Adaletin geride ve gölgede kalan geçmiş hesaplar uğruna tarumar edildiği, hukukun siyasallaşma emarelerini fazlasıyla gösterdiği çok tehlikeli süreç 2009 yılında da devam etmiş ve 2010 yılına bu marazi mirası devretmiştir.

AKP hükümeti içine girdiği paranoya neticesinde, ortaya çıkan bazı olayların derinlemesine ve etraflıca tetkikini yapmadan, her taşın altında demokrasi dışı müdahale arayışları varmış gibi davranarak ortalığı ayağa kaldırmaya tüm hızıyla devam etmiştir.

Siyasi halüsinasyonlarla, her farklı sesi ve muhalif duruşu kendisine yönelik bir tertip olarak değerlendirmeye başlayan AKP zihniyeti, 2009 yılında ülkemizin birliğine zarar veren en büyük unsur olmuştur.

Çok geniş bir güvensizlik ağı toplum hayatının etrafına örülmüş, özel hayat ihlalleri, telefon dinlemeleri alabildiğine artmış ve kuşkunun hâkim bir duygu olarak toplumsal ilişkileri belirlediği bir dönem geride kalmıştır.

Nitekim karşılıklı şüphelerin korkulara dönüştüğü, demokrasinin sözde güçlendirilmesi adına farklılıkların kaşınarak millet hayatındaki birlik ruhunun ağır darbe aldığı 365 günlük kara serüven herkesin gözü önünde cereyan etmiştir.

Soğuk savaş şartları altında Dünyada yaşanan bloklaşmanın bir başka türü, bu defa da ülkemizde oluşmaya yüz tutmuş, milleti oluşturan alt kültürel öbekler, kendilerini AKP hükümetinin tazyikiyle üst kültür dairesinden izole etmenin yollarını aramaya başlamışlardır.

Açılım ismiyle servis edilen yıkım ve ayrışma projesiyle birlikte; bu zamana kadar çok nadir görülen etnik şecere merakı vatandaşlarımızda uyanmaya başlamış, bunun sonucunda kardeşlik inancı sorguya çekilir hale gelmiştir.

Geride kalan bir yıl içinde; Cumhuriyet’in temel felsefesi saldırılara maruz kalmış, etnik hezeyanlar ve kimlik merkezli tahrikler devlet ve toplum hayatının işleyişine ciddi düzeyde darbe vurmuştur.

Milli inançlar ve kökleşmiş kurumlar sistemli tacizler sonucunda gözden düşürülmeye çalışılmış, vatandaşlarımızın bunlarla olan bağları koparılmak istenmiştir.

86 Yıllık Cumhuriyet tarihinde hiç görülmeyen garabet bir demokrasi ve özgürlük anlayışı geride bıraktığımız yıla damgasını vurmuştur.

Milleti parçalayarak, bin yılda oluşmuş kardeşlik duygularını körelterek ulaşılmaya çalışılan sözde demokratikleşme açılımı hiçbir milli vicdanın aklından ve gönlünden silinmeyecek bir rezalet olarak 2009 yılının karanlık sayfalarındaki yerini almıştır.

Geçtiğimiz yılda da devlet kurumlarıyla ve toplumun bütün kesimleriyle kavgalı olan AKP hükümeti, Türkiye’nin milli ve manevi değerleri üzerinden kışkırtıcılık yaparak siyasi bunalımı doruk noktasına çıkarmıştır.

İktidar tarafından üretilen imajlar, yapılan propagandalar var olan görüntüyle, gerçeklerin birbirinden ne kadar farklı olduğunu gizleyememiştir.

Türkiye’nin milli ve manevi değerleri, devletin kuruluş yapısı ve ilkeleri siyasi tartışma ve çatışma konusu haline getirilmiş, hemen her alanda yaşanan kutuplaşma ve cepheleşmeler giderek derinleşmiştir.

Türk milletini birleştiren ve Türkiye’nin temel harcı olan ortak değerler tahrip edilerek toplumsal gerginlik ve ayrışma dinamiği haline getirilmiş ve bu tahribatın etrafında oluşturulan gerilim alanları genişletilerek, Türkiye çok tehlikeli bir kriz döngüsünün içine hapsedilmiştir.

Milli birliğimizi ve güvenliğimizi hedef alan iç ve dış tehditler katlanarak sürmüş, bu yöndeki tahrikler bilinçli olarak tırmandırılmış, AKP politikalarından cüret bulan bölücüler, Türkiye’yi bir kardeş kavgasına sürüklemek için adeta yarış içine girmişlerdir.

Geride kalan yıllarda, AKP hükümetinin Türk milletini inanç temelinde mevzilere ayırarak siyasi kazanç sağlama hesabı tutmayınca, bu defa da 2009 yılı içinde “açılım” adı verilen süreç ile etnik temelde ayrışmanın fitili ateşlenmiştir.

İktidarın teröristle kucaklaşarak ve İmralı ile rol paylaşarak başlattığı “PKK açılımı” denen “Yıkım Projesi” ile AKP’nin gerçek yüzü ayan beyan ortaya çıkmıştır.

AKP’nin “Yıkım Projesi” ile birlikte eyaletler sistemi, federalizm gibi üniter yapıyı çökertecek söylemler dile getirilmiş, bu sürecin sonunda “iki milletli yeni ortaklık devleti” hayaline zemin kazandıracak sinsi düşünceler barındığı bataklıktan etrafa yayılarak nifak mikropları saçmaya başlamıştır.

Bugün Türkiye;
- Kanlı terörün şehir uzantılarının sokaklarda ayaklanma provalarını yaparak devleti, hükümeti ve kamuoyunun tepkilerini sınamaya başladığı,
- Milli birliğimizi ve üniter devlet yapımızı yıkmayı amaçlayan ihanet senaryolarının artık açıkça ve hiçbir çekinme göstermeden fütursuzca sahnelendiği,
- AKP’den destek ve “Açılım”dan cesaret alan bölücülerin devlete meydan okuyan eylemlerini rahatça yürüttüğü,
- İmralı canisi üzerindeki tecridin kaldırılması ve İmralı’nın uluslararası denetime açılması, hatta serbest kalması yönündeki çabaların arttığı,
- Bunların gerçekleşmemesi karşısında ise ayrılma, isyan, ayaklanma, bölünme kavramlarının alenen dillendirildiği,
Buna karşılık terörle ve bölücülükle mücadelede en etkili kurumların, adalet, Silahlı Kuvvetler, Emniyet ve İstihbarat birimlerinin birbirine düşürülerek etkisizleştirildiği korumasız ve sahipsiz bir ülke haline getirilmiştir.

Bölücü terörün siyasi kimlik ve meşruiyet kazanmasının şartlarını ve zeminini geride kalan yıllarda adım adım hazırlayan Başbakan Erdoğan, İmralı’da hazırlanan ihanet projelerine “açılım” adını vererek sahip çıkmış ve etnik bölücülere hain emellerini gerçekleştirme yolunda ümit ve beklenti aşılamıştır.

2009 yılının sonunda geldiğimiz vahim noktada, Türkiye’nin milli değerleri, milli birliği ve güvenliğine yönelik tahrik ve tehditler çok tehlikeli noktalara taşınmıştır.

Hükümetin “PKK Açılımı”nın neden olduğu ağır tahriklerle toplumsal dayanışma ve beraberlik duygusu tam bir yıkım sürecine girmiş, bin yıllık kardeşlik duyguları ve hukuku çok ağır yara almıştır.

Türkiye’nin önünde milli kimliğin kırılma noktasına kadar büküldüğü gelinen bu aşamada, birlikte yaşamanın şartları ve gerekleri teker teker sakatlanmıştır.

Türk tarihini lekeleme, Türklük değerlerini aşağılama, yaşanan isyanları alkışlama, bastıranları karalama, yüzleşme adı altında ecdadımızı karartma geçtiğimiz yılda da artarak devam etmiştir.

Yine geçtiğimiz yıl kronik hale gelmiş bir istismar alanı da genişleme imkânı bulmuş, yıkıcı siyasetin ipuçları ortaya çıktığı dönemde yapay gündem oluşturma çabaları kendisini yine göstermiştir.

Hükümet bu yöntemlerle bir yandan toplumun gözünden kaçırabildiği ölçüde altan alta toplumsal çatışma alanlarını genişletmeye çalışmış, bu gayretlerini gizleyemediğini anladığında sahte mağdurlar yaratma arayışını sürdürmüştür.

Yalan, riya ve aldatmacadan ibaret olan sermayesi tükendiği anlarda ümidini gerginlik ve cepheleşmelere bağlayan hükümet, sahibi olduğu çatışma stratejisiyle kendisini masum gösterebileceği sanal senaryoları kullanmaya devam etmiştir.

Bu konuda; hükümet politikalarının devlet kurumlarınca engellendiğine dair kuşkular uyandırmak, muhalefete giderek artan bir saldırgan üslupla sataşmayı tırmandırmak, inanç ve etnik ayrım üzerine hizipleri yoğunlaştırmak AKP stratejisinin esaslarını oluşturmuştur.

Dönem içinde bin yıllık kardeşliğimizi sorgulatan, toplumsal dokumuza husumet tohumları atan bu iptidai anlayışla yönetilen Türkiye, çok boyutlu ihanetler ve tuzaklarla döşeli bir noktaya doğru itilmeye çalışılmıştır.

Heba olmuş bu dönem boyunca, ülkeyi yönetme konusunda hiçbir hazırlığı ve vizyonu bulunmadığı anlaşılan AKP, umudunu ve meşruiyetini yurtdışı unsurlarla işbirliğinde, yerli yandaşlarının desteğinde, yabancıların dayatmalarına teslimiyette ve sanal başarı yalanlarında aramıştır.

AKP’nin devletle, rejimle ve milletle kavgalı olmasının gerisinde, bu kronik hastalığın yattığı bugün çok daha net olarak anlaşılmıştır.

AKP yöneticileri gerçek niyetlerini saklamak için gösterdikleri bütün çabalara rağmen, beyan ve fiilleriyle bu konuda suçüstü yakalanmışlardır.

Geride kalan yıllar içindeki yanlış, teslimiyetçi ve ilkesiz tavrının doğal sonucu olarak, siyasi geleceğini artık dış güçlerin karar ve insafına terk etmiş olan AKP’nin, istese bile milli karar verebilme ve uygulayabilme şartları tamamen ortadan kalkmıştır.

2009 yılında maalesef toplumsal yapımızı derinden etkileyen ve çok ağır maddi ve manevi yaralar açan bunalımlar giderek derinleşmiştir. Her gün yeni bir şokla sarsılan Türkiye, süratle bir kargaşa ve kaos ortamına sürüklenmektedir.

Bu noktaya gelinmesinin birinci derecede sorumlusu, Türkiye’nin başına her gün yeni bir dert açan, her gün yeni bir sorun ve kriz üreten ve tezgâhladığı çirkin oyunlarla her seferinde milletimizin huzurunu bozan AKP hükümeti olmuştur.

İçte ve dışta önceki altı yılın birikerek gelmiş sorunlarına ilave olarak geride kalan 2009 yılında da yarattığı tahribat ile AKP zihniyeti ve Başbakan Erdoğan, bu hüviyetiyle Türkiye’nin geleceğini tehdit eden en büyük risk faktörü haline gelmiştir.

Ayrıca geçtiğimiz yılda ekonomide sorunlar büyümüş, kriz milletimizi perişan etmiştir.

Bununla birlikte kriz süreci ülkemizdeki siyasal gerilimlerin ve kutuplaşmaların ön plana çıktığı bir takvimle de örtüşmüştür.

Ayrıca küresel alanda da önemli sonuçlar doğurmuş olan ekonomik kriz; dünyanın finansal ve askeri hegemonik gücünün okyanus ötesince sürdürüldüğü, üretim atölyelerinin ise Güney ve Doğu Asya’da konuşlandırıldığı uluslararası işbölümünü tartışmaya açmıştır.

Düşen üretim, diplerde gezinen büyüme, yaygınlaşan işsizlik, yoğunlaşan yoksulluk, artan borçlar, dayanılmaz bir aşamaya gelen geçim şartları geriden kalan ayların ülkemiz açısından en öncelikli sorun alanları olmuştur.

Bu zamana kadarki uygulamalarıyla, milletimizin esas sorunlarının çözümüne yönelik hiçbir plan ve programı olmadığı anlaşılan AKP hükümeti, ekonomiyi 2009 yılında krizle baş başa bırakmıştır.

Çözülen değerler sisteminin, bozulan ekonomik dengenin, demokratikleşme adı altında üzeri örtülmeye çalışılmış ve milletimizin artan problemleri kalıcı olarak bir türlü giderilememiştir.

Açılım denildikçe, mali sistem büyük gedikler vermiş ve bütçe açığı fırlamış, makro ekonomik parametreler alarm zilleri çalmıştır.

Krizi hafife alan siyasi iktidar, krizin yarattığı sis ortamında yolunu ve yönünü kaybetmiş, bunu telafi edebilmek için ise ülkemizi önü alınmaz çekişmelerin içine itmiştir.

Kronikleşen ve yapısal sorunları da içinde barındıran ekonomik meseleler etki ve baskısını artırdıkça, AKP hükümeti kendisini başka alanlara atmış ve beka düzeyindeki problemlerin birer birer ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kapsamını genişleten siyasi çatışmalar, kaygı verici toplumsal kutuplaşmalar, her geçen gün fazlalaşan kurumlar arası gerginlikler ekonomik sistemdeki var olan riskleri daha da artırmaktadır.

Bu kapsamda küresel krizin sözde “teğet geçerken” yere serdiği Türkiye ekonomisi, toparlanma ve ayağa kalkma emarelerini gerçek anlamda bir türlü gösterememektedir.

Ekonominin dümenini uluslar arası kuruluşların raporlarındaki rakamsal gelişmelere çeviren AKP iktidarı, bu alanlarda açıklanan bazı olumlu gelişmelerle milletimizi aldatmayı ısrarla sürdürmüştür.

2009 yılında büyüme keskin bir şekilde düşmüş; sonuçta ekonomik yapıdaki sorunlar çığ gibi büyümüştür.

Açıktır ki, AKP hükümeti 2009 yılında da üretimi ve çalışanı dikkate alan, işsizliği azaltan bir büyüme stratejisi tespit ve tayin edememiş, ekonomiyi krize teslim etmiştir.

Yeni bir yılın eşiğinde elbette geleceğe umutla bakmak, yarınlardan çok şey beklemek, ancak dünden de ders almak gerekmektedir.

Ne var ki, Adalet ve Kalkınma Partisinin yaşattığı kâbus dolu yıllardan sonra, doğacak günleri ümitle beklemek zaman kaybından başka bir anlam taşımayacaktır.

Temennim; Türkiye’nin daha fazla yıpranmasına ve yıpratılmasına, değerlerinin aşındırılmasına, milletin parçalanmasına dönük girişimlere 2010 yılında dur denilmesidir.

Bu duygu ve düşüncelerle büyük milletimizin yeni yılını en içten duygularımla kutluyor; karşıladığımız 2010 yılının taze başlangıçlara, yeni heyecanlara, kalıcı bir huzura, artan saadete ve yoğunlaşan mutluluğa vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.” (mm)

Gönderen: Türker | Kasım 27, 2009

DOMUZ GRİNİN ARKASINDA BÜYÜK BİR DOMUZ OLMASIN!!!

HALKLARIN EN GÜZEL GÜNLERİNDE SOYULMASI
Dünyada 2000 kişi domuz gribine yakalandı tüm dünya maske takma yarışında. 25 milyon insan AIDS e yakalandı kimse prezervatif kullanmak istemiyor…

ÇIKAR SALGINI
Domuz giribinin arkasındaki ekonomik çıkarlar nelerdir ?

Dünyada her sene milyonlarca insan malaryadan ölüyor halbuki basit bir tül sineklik onları koruyabilir. Gazeteler bundan bahsetmiyor!
Dunyada her sene 2 milyon çocuk ishalden ölüyor halbuki 23 cm lik bir sorum onları kurtarabilir. Gazeteler bundan bahsetmiyor!
Kızamık ve zature ve diğer hastalıklardan her sene 10 milyon insan ölüyor. TÜm bu insanlar daha ucuz ilaçlarla kurtulabilir. Gazeteler bunlarda da bahsetmiyor. !
Bundan yaklaşık 10 yıl önce kuş gribi çıktığında… bütün gazeteler bizi bilgiye boğdu…
Bütün diğer salgınlardan daha tehlikeli… Dünyayı tehdit eden salgın! Gazeteler sadece bu tavukların korkunç hastalığından bahsediyordu. Buna rağmen toplam insan kaybı 10 sene de 250. Yani senede 25!

Normal grip senede yarım milyon can alıyor. 25e karşı YARIM MİLYON!
Sadece bir saniye: Niçin kuş gribinden bu kadar bahsedildi?
Çünkü bu tavukların arkasında bir “horoz” vardı, büyük ibikli bir horoz. Uluslararası Roche ilaç grubu Asya ülkelerine milyonlarca doz Tamiflu sattı, Ingiltere hükümeti halkını korumak için 14 milyon doz satın aldı. Kuş gribi sayesinde Roche ve Relenza, iki büyük ilaç grubu milyonlarca dolar kar ettiler.
-Dün tavuklarla, bugün domuzlarla
-Evet bugün domuz gribi psikozu başlatıldı. Tüm dünya medyası sadece bundan bahsediyor.
-Ekonomik global krizden bahseden, Guantanamodaki işkencelerden bahseden yok!
-Sadece domuz gribinden ve domuzlardan bahsediliyor. ..
-Kendi kendime soruyorum: Eğer tavukların arkasında bir “horoz” varsa… domuz gribinin arkasında büyük bir domuz olmasın?

Kuzey Amerikan Gilead Sciences Tamiflunun brevet sahibi. Bu işletmenin en büyük hissedarıysa tam bir kişilik, Donald Rumsfeld George Bush dönemi savunma bakanı., Irak savaşının stratejisti. ..
Roche ve Relenza hissedarları milyonlarca dolarlık Tamiflu satışı nedeniyle ellerini oğuşturuyorlardı r. Gerçek “Pandemie” (dünyayı etkileyen büyük salgın) çıkar salgınıdır, sağlık paralı askerlerinin çıkarları.
Çeşitli ülkelerin aldığı önlemleri inkar etmiyorum.

İşte burası bam teli (tecüme edenin düşüncesi) Eğer domuz gribi söylendiği gibi gerçekten dünyayı tehdit eden büyük bir salgınsa (pandemiyse) dünya sağlık örgütünün başındaki o kadar bu hastalıktan tedirgin oluyorsa(Margaret Chan adında bir çinli) neden o zaman bu hastalığı dünya sağlığını tehdit eden bir hastalık olarak ilan edip, hastalığa karşı savaşmak için jenerik türevlerinin üretilmesini önermiyor?
Rocheve Relenzanın brövelerinin iptalini isteyip yerine her ülkenin kendi üreteceği jenerik türevlerini üretmiyorlar?
Bu mesajı mümkün olduğu kadar çok insana iletiniz aynı hayat kurtaran bir aşının iletimi gibi…herkes bu büyük salgının arkasındaki gerçeği görsün. Çünkü medya sadece kendi sponsorlarının haberlerini veriyor.

Dr. Carlos Alberto Morales Paitán, Pérou

Türkçe tercüme:xerxesgunes

Gönderen: Türker | Kasım 27, 2009

Ahmet TÜRK!!!

Yılmaz Özdil’in köşesinden (Mevzu İzmir)

Ahmet Türk İzmir’in kaymak tabakasındandır! diyen Hürriyet yazarı, İzmir’de 300 bin TL’lik yazlığı olan Ahmet Türk’ü nankörlükle suçladı..

Kan davası yüzünden memleketi Derik’e 34 yıl gidemeyen Türk’ün barış için seçtiği İzmir’i suçlamasına işte böyle isyan ediyor:

Vay canına!

 

İzmir’den Çeşme Otoyolu’na gir, topukla, Çeşme’desin, Ilıca’ya sap, Ildırı levhasını takip et, Ildırı’ya gelince, şahane Gerence Koyu önünde, Günkent Sitesi’ni sor… Eski adı, 18’inci Dönem Parlamenterler Sitesi, helikopter pisti var, müstakil, bahçeli, tripleks, almaya kalk, 300 milyar lira.

 

Ahmet Türk’ün
yazlığı orda.

 

Dalyanköy’de çipuraları kalamarları götürürken, “fıstık”, işine gelmeyince “faşist” öyle mi?

 

Bitmedi…

 

Ahmet Türk’ün “Türkiye” isimli üvey annesi, kocasının kuma getirmesi üzerine, kaçmış, Necimoğlu Aşireti’ne sığınmıştı. Ahmet Türk’ün ağabeyi, gitti, annesini vurdu. Bu cinayet yüzünden, iki aşiret arasında kan davası başladı. Bi ondan, bi bundan, 34 sene devam etti, 40 kişi öldü. Baktılar ki, olacak gibi değil, Mardinli bu iki aşiret, barışmak için, bir “barış şehri” seçti… Restoran kapattılar, buluştular, sarıldılar, barış yemeği yeyip, kan davasını bitirdiler.

 

Neresi o seçilen barış şehri?

İzmir!

 

Milletvekili olduğun memleketin Mardin’in Derik İlçesi’ne 34 sene giremeyeceksin… Kan davalılarınla barışmak için, 81 vilayet içinde İzmir’i seçeceksin… Sonra “faşist” öyle mi?

 

Doğma büyüme İzmirliler bile, İzmir’in nimetlerinden Ahmet Türk kadar faydalanmamıştır.

 

Gözünü seveyim Ahmet Türk, şunun şurasında üç beş kişiyiz, birbirimizi biliriz… Bak, DTP Milano Milletvekili Sırrı Sakık’ın hiç sesi çıkıyor mu? Onun da yazlığı orda!

Gönderen: Türker | Kasım 6, 2009

ASELSAN’DA SIR MÜHENDİS ÖLÜMLERİ!!!

aselsan-4_by

 

Aselsan`daki sır ölümlere bir yenisi daha eklendi. Bu da intihar olarak açıklandı.

ASELSAN`ın Komuta Kontrol ve Haberleşme Yazılım Mühendisliği`nin uçak komuta kontrol merkezi bölümünde başarılı işlere imza atan genç mühendis Burhaneddin Volkan`ın, 3 arkadaşının şüpheli şekilde hayatlarını kaybetmesinin ardından kurumdan ayrıldığı ve yedek subay olarak vatani görevini yapmak üzere gittiği Ankara`daki birliğinde hayatını kaybettiği belirlendi.

ASELSAN`ın 3 başarılı mühendisinin ölümünün ardındaki sis perdesi bir türlü aydınlatılamazken, kurum mühendislerinin bir tanesinin daha şüpheli bir şekilde hayatını kaybettiği belirlendi.

ASELSAN`ın Komuta Kontrol ve Haberleşme Yazılım Mühendisliği`nin uçak komuta kontrol merkezi bölümünde başarılı işlere imza atan Hacettepeli genç mühendis Burhaneddin Volkan`ın, 3 arkadaşının şüpheli şekilde hayatlarını kaybetmesinin ardından kurumdan ayrıldığı ve yedek subay olarak vatani görevini yapmak üzere gittiği Ankara`daki birliğinde hayatını kaybettiği öğrenildi.

2005`TE ASELSAN`A GİRDİ

Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra ASELSAN`a mühendis olarak giren ve burada uçak komuta kontrol merkezi bölümünde çalışan 8 mühendisten biri olan Volkan, kurum bünyesindeki 3 mühendisin şüpheli şekilde hayatını kaybetmesi üzerine endişeye kapılarak kurumdan ayrıldı.

Yedek subay olarak askere alınan Burhaneddin Volkan, önce Tuzla Piyade Okulu, ardından Ankara Kızılay`daki Bando Okullar Komutanlığı`ndaki birliğine gönderildi. Mühendis Burhaneddin Volkan, asteğmen rütbesi ile gittiği birliğinde nöbet esnasında şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.

Askeri yetkililer ailesine Volkan`ın intihar ettiğini bildirdiler.

Aileye kışladan gelen telefonlarda hiç de iç açıcı şeyler anlatılmadı.

8 Ekim 2007 günü hayatını kaybeden Burhaneddin Volkan`ın babası Mahmud Volkan, oğlunun ölümü ile ilgili Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı`na gerekli dilekçeleri sundu. Konunun aydınlatılmasını isteyen baba hiçbir sonuç alamadı. Savcılık`kovuşturmaya yer olmadığına` karar verdi. Aile bu karara Askeri İdare Mahkemesi nezdinde itiraz etti. Aile şimdi yargıdan gelecek son kararı bekliyor.

ASELSAN MÜHENDİSLERİNİN ÖLÜMÜ ŞÜPHELİ

2006-2007 yıllarında 6 ay içerisinde ASELSAN`da 3 mühendis şüpheli bir şekilde ölmüştü. İlk ölüm olayı 7 Ağustos 2006 tarihinde görülürken, 16 Ocak 2007 ve 26 Ocak 2007 tarihlerinde de iki vaka daha yaşandı. Ölen Hüseyin Başbilen, Ali Ünal ve Evrim Yançeken isimli 3 mühendis de ODTÜ mezunu ve ASELSAN`da gizli yürütülen silah projelerinde görev yapıyorlardı.

Bir dönem Aselsan`da çalışan mühendis asteğmen Zafer Oluk da görev yaptığı İstanbul 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı`nda 2008 yılının Mayıs ayında hayatını kaybetmişti. Zafer Oluk`un elektrik kazası sonucu öldüğü açıklanmıştı.

Gönderen: Türker | Kasım 4, 2009

Apo’yu MHP asmadı YALANI…

STAR gazetesi 2000 yılında yapılan 3 lü koalisyon zirvesi sonucunda imzalanan bir belgeyi utanmadan sıkılmadan arsızca tam sayfa halinde manşetten işte apoyu kurtaran belge diye yayınlamıştı.Araştırma yapmayan ,  balık hafızalı ,insanımız bu habere kanıp!  apo’yu idamdan MHP kurtardı zannetmişti ki hala zannedenler mevcuttur..Bu vatandaşlarımızın anlaması için bir belge daha ekliyoruz..o imzalanan belge apo’yu idamdan kurtaran belge değildir.İmzalan belgenin neden imzalandığı aşağıda detaylarıyla açıklanmıştır..Bu belgedeki açıklamaya rağmen hala apo’yu MHP asmadı diyen çıkarsa kalsın kendisini boğaz köprüsünden aşağı atsın :)

unutmayın o belge imzalandıktan sonra AIHM kararına rağmen idam cezasının kaldırılıp kaldırılmaması TBMM de oylanmış ve MHP haricinde bütün milletvekilleri apo itinin idamının kalkması için evet demiştir.Bunun içinde o dönem fazilet partisinden ayrılıp mecliste grup kuran 40 Akpartili milletvekili de dahildir.Bugün bu imralıdaki o.ç nun asılmaması sizi rahatsız etmiyorsa bu belge hakkında yorum yapmayın!Read More

idam2

idam

Erdoğan köşeye sıkışınca Türkeş’in ismini ortaya attı. Ancak Türkeş ile Erdoğan’ın Ermeni politikası taban tabana zıt…

İyibilgi’nin haberine göre; bugün Başbakan Erdoğan, Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokole ağır eleştiriler getiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yanıt verirken şu ifadeleri kullandı:

“Cumartesi günü aramızda bir protokol imzalandı. Şimdi Azerbaycan ile Ermenistan arasında görüşmeler yapılıyor. Bu süreci baltalamak isteyenler var. Biz Ermenistan’a şöyle kazandırmışız böyle kazandırmışız. Bize bühtanda bulunanlar önce rahmetli liderlerinin hangi otelde kiminle nasıl görüştüğüne baksın bize ondan sonra yüklensinler.”

Hemen anlaşılacağı gibi rahmetli liderden kastedilen Alparslan Türkeş. Başbakan’ın kapalı geçtiği; “yer”, “tarih” ve “buluştuğu kişi”yi ise biz yazalım.
Fransa’nın Başkenti Paris’te, Concorde Meydanı’ndaki Crillon Oteli’nde gerçekleşen görüşmede, merhum Türkeş’in muhatabı Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’dı.

Tarih 13 Mart 1993′tü. Merhum Türkeş 12 Mart’ta Paris’e giderken yanında oğlu Tuğrul Türkeş’te bulunmaktaydı. (Başbakan’ın bu çıkışından sonra muhtemelen bu akşam TV’lerde kendisini göreceğiz.)

Görüşmede Büyükelçi Tansuğ Bleda, müsteşar Menter Şahinler de bulundu. Petrosyan’ın yanında ise Dışişleri Bakanı Papazyan, tarihçi Liberidyan ve Samson Özararat bulunuyordu.

TÜRKEŞ’TEN ERMENİSTAN’A: AZERİ TOPRAKLARINDAN ÇEKİL !

Merhum Türkeş burada Petrosyan’a Karabağ savaşı ile ilgili olarak 6 maddelik bir paket sundu!

Azerbaycan ve Ermenistan arasında ateşkes, Azeri topraklarından çekilinmesi, diplomatik ilişki tesisi ve iki tarafın bugünkü sınırlarla birbirini tanıması, toprak talebi olmadan temas, Laçin koridorunun açılması.

Gönderen: Türker | Ekim 16, 2009

Domuz gribi aşısı

Bugünlerde domuz gribi aşısı gündemde.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 25 milyon doz domuz gribi aşısıyla ilgili sözleşmeyi bitirdiklerini belirterek, ilk dozları bu ayın sonuna kadar alacaklarını bildirdi.
Diğer taraftan, üretici firmalar, aşının yan etkilerinin tespit edilebilmesi için en az 3 milyon kişi üzerinde denenmesi gerektiğini bildiriyor.
Peki ilk olarak nerede denenecek bu aşı?
Elbette Türkiye’de!

* * *
Deprem sırasında Amerikan hastane gemisinin yardımını kabul etmedi ve Balkan kökenli Türklerden kan örnekleri alınarak ABD’ye gönderilmesine karşı çıktı diye basında ırkçı ilan edilen, fakat sonra haklılığı anlaşılan eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş ise kendisini ve ailesini domuz gribi salgınından korumak için koruyucu tedbirlere başvuracağını, ancak aşı olmayacağını söyledi.
Bilindiği gibi Sağlık Bakanı Recep Akdağ,  “Şubat, mart aylarında eğer grip aşısı yapılmazsa 21 milyon kişi hastalanacak, 5 bin 300 kişi ölecek” demişti.
Durmuş, domuz gribinin laboratuvarlarda üretilen bir virüs olduğuna dair resmi beyanların BM Genel Kurulunda ifade edildiğine dikkati çekti ve domuz gribi sebebiyle bir yılda ölen hasta sayısının tüm dünyada sadece bin beş yüz kişi olduğunu söyledi.
Osman Durmuş, Sağlık Bakanlığının aldığı aşılarındaki alüminyum ve skualen maddelerinin öldürücü ve felç edici etkileri bulunduğunu, aşıların önce hayvanlarda sonra üçüncü dünya ülkelerinde (faz-1) ve nihayet geri kalmış ülkelerde (faz-2) denendiğini anlattı ve  “Sayın Bakan, firma yetkililerinin aşıyı Sağlık Bakanlığına vermeyeceklerini, kendi personelleri marifetiyle Türkiye’de aşılama yapacaklarını’ifade etmiştir. Eğer bu bilgi doğru ise bunun anlamı ’biz 40 milyon denek üzerinde Faz-1 uygulaması yapacağız’ demektir. Ülkemiz insanını üçüncü dünya ülkesi vatandaşı gibi kobay olarak kullandırmak, bu Bakan’a ne gibi bir itibar kazandıracaktır”  diye sordu?

* * *
Sahi, domuz gribi aşısı için kobay olarak kullanılmayı da yoksa Türk halkı mı istedi?
Her türlü aşıyı yeteri kadar üretebilecek enstitü ve araştırma merkezlerinin kapatılmasını kim istedi? Türk halkı mı, dönemin Başbakanı Abdullah Gül mü, yoksa Amerikan ilaç şirketleri mi?

Gönderen: Türker | Ekim 12, 2009

Hacı hocaya gerek var mı?

Bir sohbet esnasında dinleyenlerden birisi;

”Bir kimse Kur’an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam âlimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır? ” diye sordu.

Cevabında buyurdu ki;

Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder. Bununla beraber hastalıkları teşhis ve tedavi eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir, ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Âlimleri de buna kıyas ediniz. Hâlbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tıp ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilir misin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başarıları görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlarıyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir. Pek çok günahkâr ve fasık olanların sohbetleri sebebiyle günahlarından vazgeçmişlerdir. Bu hal apaçık meydandadır. Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bugün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu gösteren rehberler azdır.”

Gönderen: Türker | Ekim 11, 2009

Türklerde Bayrak

Müslümanlıktan önce Eski Türklerde her boyun, katı maddelerden yapılan, gönder yada mızrağın ucuna takılan bir çeşit bayrak olan kendine özgü bir “alem”i vardı. Müslüman Türk devletlerindeyse, devletin ve hükümdarın belirtilerinin yanı sıra bayrak da kullanıldı. Osmanlı devletinde, donanma bayrakları, Mahmud I döneminde ve daha sonra yeşildi. Selim III, bayrağın rengini kırmızıya dönüştürürken, hilal biçimindeki ayın karşısına da sekiz köşeli bir yıldız ekletti. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından(15 Haziran 1826) sonra, bayrak yerine “sancak” adı kullanılmaya başlandı. Kırmızı zemin üstüne hilal biçimli ay ve sekiz köşeli yıldızdan oluşan bayrak, XIX. yy’ın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi bayrağı olarak kabul edildi. Bayrak üstündeki yıldız, Abdülmecit döneminde beş köşeli hale getirildi. Saltanat kaldırılıp (1 Kasım 1922) cumhuriyet ilan edilince, yalnız iki bayrak varlığını korudu: Ulusal bayrak, Hilafet Bayrağı. Hilafetin kaldırılmasıyla hilafet bayrağı da tarihe karıştı. Günümüzdeki Türk bayrağı, 29 Mayıs 1936′da çıkarılan bayrak yasasıyla kesin biçimini almış ve boyutları kesin olarak belirlenmiştir. Türk bayrağının ölçülerinde temel birim bayrağın genişliğidir. Bayrak yasasına göre, Türk bayrağında, (A) dış ay merkezinin uçkurluğa uzaklığı genişliğinin 1/2’sine, (B) ayın dış çemberinin çapı genişliğin 1/2’sine, (C) ayın iç ve dış merkezlerinin birbirine uzaklığı genişliğin 1/16’sına, (D) ayın iç çemberinin çapı genişliğin 2/5′ine, (E) yıldız çemberi ile ayın iç çemberi arasındaki uzaklık genişliğin 1/3′üne, (F) yıldız çemberi çapı genişliğin 1/4′üne, (L) bayrak boyu genişliğin 11/2’sine, (M) uçkurluk genişliği bayrak genişliğinin 1/30′una eşit olmalıdır.

 

Gene bayrak yasasına göre, bayrağın örneğini içeren bir madde yada eşya, basılacak ve oturulacak yerlere serilemez; bayraktan perde, örtü, vb. dikilemez; bayrak yalnızca özel direk yada göndere çekilebilir; direk yada göndere çekilen bayrak, yırtık, delik, sökük, kirli, rengi solmuş, buruşuk olamaz.

         Cumhurbaşkanlığı forsunun sol üst köşesinde, çember biçiminde dizilmiş, her biri günümüze kadar kurulmuş bağımsız Türk devletlerini simgeleyen 16 yıldız vardır; çemberin ortasındaysa, 17.bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen 16 ışınlı bir güneş bulunur.

Eski Gönderiler »

Kategoriler