Gönderen: Türker | Kasım 6, 2009

ASELSAN’DA SIR MÜHENDİS ÖLÜMLERİ!!!

aselsan-4_by

 

Aselsan`daki sır ölümlere bir yenisi daha eklendi. Bu da intihar olarak açıklandı.

ASELSAN`ın Komuta Kontrol ve Haberleşme Yazılım Mühendisliği`nin uçak komuta kontrol merkezi bölümünde başarılı işlere imza atan genç mühendis Burhaneddin Volkan`ın, 3 arkadaşının şüpheli şekilde hayatlarını kaybetmesinin ardından kurumdan ayrıldığı ve yedek subay olarak vatani görevini yapmak üzere gittiği Ankara`daki birliğinde hayatını kaybettiği belirlendi.

ASELSAN`ın 3 başarılı mühendisinin ölümünün ardındaki sis perdesi bir türlü aydınlatılamazken, kurum mühendislerinin bir tanesinin daha şüpheli bir şekilde hayatını kaybettiği belirlendi.

ASELSAN`ın Komuta Kontrol ve Haberleşme Yazılım Mühendisliği`nin uçak komuta kontrol merkezi bölümünde başarılı işlere imza atan Hacettepeli genç mühendis Burhaneddin Volkan`ın, 3 arkadaşının şüpheli şekilde hayatlarını kaybetmesinin ardından kurumdan ayrıldığı ve yedek subay olarak vatani görevini yapmak üzere gittiği Ankara`daki birliğinde hayatını kaybettiği öğrenildi.

2005`TE ASELSAN`A GİRDİ

Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra ASELSAN`a mühendis olarak giren ve burada uçak komuta kontrol merkezi bölümünde çalışan 8 mühendisten biri olan Volkan, kurum bünyesindeki 3 mühendisin şüpheli şekilde hayatını kaybetmesi üzerine endişeye kapılarak kurumdan ayrıldı.

Yedek subay olarak askere alınan Burhaneddin Volkan, önce Tuzla Piyade Okulu, ardından Ankara Kızılay`daki Bando Okullar Komutanlığı`ndaki birliğine gönderildi. Mühendis Burhaneddin Volkan, asteğmen rütbesi ile gittiği birliğinde nöbet esnasında şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.

Askeri yetkililer ailesine Volkan`ın intihar ettiğini bildirdiler.

Aileye kışladan gelen telefonlarda hiç de iç açıcı şeyler anlatılmadı.

8 Ekim 2007 günü hayatını kaybeden Burhaneddin Volkan`ın babası Mahmud Volkan, oğlunun ölümü ile ilgili Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı`na gerekli dilekçeleri sundu. Konunun aydınlatılmasını isteyen baba hiçbir sonuç alamadı. Savcılık`kovuşturmaya yer olmadığına` karar verdi. Aile bu karara Askeri İdare Mahkemesi nezdinde itiraz etti. Aile şimdi yargıdan gelecek son kararı bekliyor.

ASELSAN MÜHENDİSLERİNİN ÖLÜMÜ ŞÜPHELİ

2006-2007 yıllarında 6 ay içerisinde ASELSAN`da 3 mühendis şüpheli bir şekilde ölmüştü. İlk ölüm olayı 7 Ağustos 2006 tarihinde görülürken, 16 Ocak 2007 ve 26 Ocak 2007 tarihlerinde de iki vaka daha yaşandı. Ölen Hüseyin Başbilen, Ali Ünal ve Evrim Yançeken isimli 3 mühendis de ODTÜ mezunu ve ASELSAN`da gizli yürütülen silah projelerinde görev yapıyorlardı.

Bir dönem Aselsan`da çalışan mühendis asteğmen Zafer Oluk da görev yaptığı İstanbul 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı`nda 2008 yılının Mayıs ayında hayatını kaybetmişti. Zafer Oluk`un elektrik kazası sonucu öldüğü açıklanmıştı.

Gönderen: Türker | Kasım 4, 2009

Apo’yu MHP asmadı YALANI…

STAR gazetesi 2000 yılında yapılan 3 lü koalisyon zirvesi sonucunda imzalanan bir belgeyi utanmadan sıkılmadan arsızca tam sayfa halinde manşetten işte apoyu kurtaran belge diye yayınlamıştı.Araştırma yapmayan ,  balık hafızalı ,insanımız bu habere kanıp!  apo’yu idamdan MHP kurtardı zannetmişti ki hala zannedenler mevcuttur..Bu vatandaşlarımızın anlaması için bir belge daha ekliyoruz..o imzalanan belge apo’yu idamdan kurtaran belge değildir.İmzalan belgenin neden imzalandığı aşağıda detaylarıyla açıklanmıştır..Bu belgedeki açıklamaya rağmen hala apo’yu MHP asmadı diyen çıkarsa kalsın kendisini boğaz köprüsünden aşağı atsın :)

unutmayın o belge imzalandıktan sonra AIHM kararına rağmen idam cezasının kaldırılıp kaldırılmaması TBMM de oylanmış ve MHP haricinde bütün milletvekilleri apo itinin idamının kalkması için evet demiştir.Bunun içinde o dönem fazilet partisinden ayrılıp mecliste grup kuran 40 Akpartili milletvekili de dahildir.Bugün bu imralıdaki o.ç nun asılmaması sizi rahatsız etmiyorsa bu belge hakkında yorum yapmayın!Read More

idam2

idam

Erdoğan köşeye sıkışınca Türkeş’in ismini ortaya attı. Ancak Türkeş ile Erdoğan’ın Ermeni politikası taban tabana zıt…

İyibilgi’nin haberine göre; bugün Başbakan Erdoğan, Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokole ağır eleştiriler getiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yanıt verirken şu ifadeleri kullandı:

“Cumartesi günü aramızda bir protokol imzalandı. Şimdi Azerbaycan ile Ermenistan arasında görüşmeler yapılıyor. Bu süreci baltalamak isteyenler var. Biz Ermenistan’a şöyle kazandırmışız böyle kazandırmışız. Bize bühtanda bulunanlar önce rahmetli liderlerinin hangi otelde kiminle nasıl görüştüğüne baksın bize ondan sonra yüklensinler.”

Hemen anlaşılacağı gibi rahmetli liderden kastedilen Alparslan Türkeş. Başbakan’ın kapalı geçtiği; “yer”, “tarih” ve “buluştuğu kişi”yi ise biz yazalım.
Fransa’nın Başkenti Paris’te, Concorde Meydanı’ndaki Crillon Oteli’nde gerçekleşen görüşmede, merhum Türkeş’in muhatabı Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’dı.

Tarih 13 Mart 1993′tü. Merhum Türkeş 12 Mart’ta Paris’e giderken yanında oğlu Tuğrul Türkeş’te bulunmaktaydı. (Başbakan’ın bu çıkışından sonra muhtemelen bu akşam TV’lerde kendisini göreceğiz.)

Görüşmede Büyükelçi Tansuğ Bleda, müsteşar Menter Şahinler de bulundu. Petrosyan’ın yanında ise Dışişleri Bakanı Papazyan, tarihçi Liberidyan ve Samson Özararat bulunuyordu.

TÜRKEŞ’TEN ERMENİSTAN’A: AZERİ TOPRAKLARINDAN ÇEKİL !

Merhum Türkeş burada Petrosyan’a Karabağ savaşı ile ilgili olarak 6 maddelik bir paket sundu!

Azerbaycan ve Ermenistan arasında ateşkes, Azeri topraklarından çekilinmesi, diplomatik ilişki tesisi ve iki tarafın bugünkü sınırlarla birbirini tanıması, toprak talebi olmadan temas, Laçin koridorunun açılması.

Gönderen: Türker | Ekim 16, 2009

Domuz gribi aşısı

Bugünlerde domuz gribi aşısı gündemde.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 25 milyon doz domuz gribi aşısıyla ilgili sözleşmeyi bitirdiklerini belirterek, ilk dozları bu ayın sonuna kadar alacaklarını bildirdi.
Diğer taraftan, üretici firmalar, aşının yan etkilerinin tespit edilebilmesi için en az 3 milyon kişi üzerinde denenmesi gerektiğini bildiriyor.
Peki ilk olarak nerede denenecek bu aşı?
Elbette Türkiye’de!

* * *
Deprem sırasında Amerikan hastane gemisinin yardımını kabul etmedi ve Balkan kökenli Türklerden kan örnekleri alınarak ABD’ye gönderilmesine karşı çıktı diye basında ırkçı ilan edilen, fakat sonra haklılığı anlaşılan eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş ise kendisini ve ailesini domuz gribi salgınından korumak için koruyucu tedbirlere başvuracağını, ancak aşı olmayacağını söyledi.
Bilindiği gibi Sağlık Bakanı Recep Akdağ,  “Şubat, mart aylarında eğer grip aşısı yapılmazsa 21 milyon kişi hastalanacak, 5 bin 300 kişi ölecek” demişti.
Durmuş, domuz gribinin laboratuvarlarda üretilen bir virüs olduğuna dair resmi beyanların BM Genel Kurulunda ifade edildiğine dikkati çekti ve domuz gribi sebebiyle bir yılda ölen hasta sayısının tüm dünyada sadece bin beş yüz kişi olduğunu söyledi.
Osman Durmuş, Sağlık Bakanlığının aldığı aşılarındaki alüminyum ve skualen maddelerinin öldürücü ve felç edici etkileri bulunduğunu, aşıların önce hayvanlarda sonra üçüncü dünya ülkelerinde (faz-1) ve nihayet geri kalmış ülkelerde (faz-2) denendiğini anlattı ve  “Sayın Bakan, firma yetkililerinin aşıyı Sağlık Bakanlığına vermeyeceklerini, kendi personelleri marifetiyle Türkiye’de aşılama yapacaklarını’ifade etmiştir. Eğer bu bilgi doğru ise bunun anlamı ’biz 40 milyon denek üzerinde Faz-1 uygulaması yapacağız’ demektir. Ülkemiz insanını üçüncü dünya ülkesi vatandaşı gibi kobay olarak kullandırmak, bu Bakan’a ne gibi bir itibar kazandıracaktır”  diye sordu?

* * *
Sahi, domuz gribi aşısı için kobay olarak kullanılmayı da yoksa Türk halkı mı istedi?
Her türlü aşıyı yeteri kadar üretebilecek enstitü ve araştırma merkezlerinin kapatılmasını kim istedi? Türk halkı mı, dönemin Başbakanı Abdullah Gül mü, yoksa Amerikan ilaç şirketleri mi?

Gönderen: Türker | Ekim 12, 2009

Hacı hocaya gerek var mı?

Bir sohbet esnasında dinleyenlerden birisi;

”Bir kimse Kur’an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam âlimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır? ” diye sordu.

Cevabında buyurdu ki;

Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder. Bununla beraber hastalıkları teşhis ve tedavi eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir, ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Âlimleri de buna kıyas ediniz. Hâlbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tıp ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilir misin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başarıları görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlarıyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir. Pek çok günahkâr ve fasık olanların sohbetleri sebebiyle günahlarından vazgeçmişlerdir. Bu hal apaçık meydandadır. Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bugün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu gösteren rehberler azdır.”

Gönderen: Türker | Ekim 11, 2009

Türklerde Bayrak

Müslümanlıktan önce Eski Türklerde her boyun, katı maddelerden yapılan, gönder yada mızrağın ucuna takılan bir çeşit bayrak olan kendine özgü bir “alem”i vardı. Müslüman Türk devletlerindeyse, devletin ve hükümdarın belirtilerinin yanı sıra bayrak da kullanıldı. Osmanlı devletinde, donanma bayrakları, Mahmud I döneminde ve daha sonra yeşildi. Selim III, bayrağın rengini kırmızıya dönüştürürken, hilal biçimindeki ayın karşısına da sekiz köşeli bir yıldız ekletti. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından(15 Haziran 1826) sonra, bayrak yerine “sancak” adı kullanılmaya başlandı. Kırmızı zemin üstüne hilal biçimli ay ve sekiz köşeli yıldızdan oluşan bayrak, XIX. yy’ın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi bayrağı olarak kabul edildi. Bayrak üstündeki yıldız, Abdülmecit döneminde beş köşeli hale getirildi. Saltanat kaldırılıp (1 Kasım 1922) cumhuriyet ilan edilince, yalnız iki bayrak varlığını korudu: Ulusal bayrak, Hilafet Bayrağı. Hilafetin kaldırılmasıyla hilafet bayrağı da tarihe karıştı. Günümüzdeki Türk bayrağı, 29 Mayıs 1936′da çıkarılan bayrak yasasıyla kesin biçimini almış ve boyutları kesin olarak belirlenmiştir. Türk bayrağının ölçülerinde temel birim bayrağın genişliğidir. Bayrak yasasına göre, Türk bayrağında, (A) dış ay merkezinin uçkurluğa uzaklığı genişliğinin 1/2’sine, (B) ayın dış çemberinin çapı genişliğin 1/2’sine, (C) ayın iç ve dış merkezlerinin birbirine uzaklığı genişliğin 1/16’sına, (D) ayın iç çemberinin çapı genişliğin 2/5′ine, (E) yıldız çemberi ile ayın iç çemberi arasındaki uzaklık genişliğin 1/3′üne, (F) yıldız çemberi çapı genişliğin 1/4′üne, (L) bayrak boyu genişliğin 11/2’sine, (M) uçkurluk genişliği bayrak genişliğinin 1/30′una eşit olmalıdır.

 

Gene bayrak yasasına göre, bayrağın örneğini içeren bir madde yada eşya, basılacak ve oturulacak yerlere serilemez; bayraktan perde, örtü, vb. dikilemez; bayrak yalnızca özel direk yada göndere çekilebilir; direk yada göndere çekilen bayrak, yırtık, delik, sökük, kirli, rengi solmuş, buruşuk olamaz.

         Cumhurbaşkanlığı forsunun sol üst köşesinde, çember biçiminde dizilmiş, her biri günümüze kadar kurulmuş bağımsız Türk devletlerini simgeleyen 16 yıldız vardır; çemberin ortasındaysa, 17.bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen 16 ışınlı bir güneş bulunur.

Gönderen: Türker | Ekim 11, 2009

Türk Kültürü ve Tarihinde Bozkurt

Bozkurt’un Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milleti’nin inanışlarındaki rolü üç şekildedir: – Ata olarak Bozkurt – Rehber olarak Bozkurt – Kurtarıcı olarak Bozkurt Bozkurt’tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlarında ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen Bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin millet hayatında büyük tesiri olacak hareketlere girişecekleri zamanlarda Bozkurt onlara yol göstermekte, rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı’nda ve Kut Dağı efsanesinde Bozkurt milli bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk’ün zor duruma düştüğü zaman Bozkurt’un ortaya çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır. Sanki Bozkurt manevi bir alemden Türk Milleti’nin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkarak yol göstermektedir. Türk tarihinde pek çok kahraman, Bozkurt simgesi ile temsil edilmiştir. Aşına sözcüğünün hem Bozkurt anlamına gelmesi, hem de Hun ve Göktürk hükümdar sülalesinin adı olması rastlantı değildir. Eski Türkçe’de Bozkurt’a, “Kök Böri” (veya “Börü”) adı verilirdi. Buradaki “Böri” (ya da “Börü”) sözcüğü “Kurt” anlamına gelirken, “Kök” de bugünkü “Gök” sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Fakat Kök (Gök) kelimesi mavi rengi tasvir etmek veya gökyüzünden bahsetmek için değil, “Ulu” anlamında kullanılır. Mesela “Kök Tengri”, “Ulu Tanrı” anlamına gelir. Türk destanları arasında, milli motifler bakımından özellikle dikkat çekenler şunlardır: – Oğuz Destanı. – Bozkurt Destanı. – Ergenekon Destanı. – Göç Destanı. Bu dört destandaki ortak ve temel motif, Bozkurt’tur. Oğuz Destanı’nda, seferleri sırasında Oğuz Kağan’a Bozkurt yol gösterip kılavuzluk yapmış, Oğuz Kağan’ın orduları bu sayede zaferler kazanmıştır. Bozkurt Destanı’nda, ayakları ve kolları kesilip ölüme terk edilen bir oğlan çocuğunu dişi bir kurt iyileştirip beslemiş; düşman askerlerinin genci öldürmek istemesi üzerine de Altay Dağları’na kaçırıp kurtarmıştır. Daha sonra dişi kurt, bu çocuktan gebe kalarak 10 oğlan doğurmuştur. Bu oğlanların büyüyüp çoğalması ile, Türk soyu eriyip gitmekten kurtulmuştur. Hükümdar olan Aşına, Bozkurt’un anısını unutmadığını göstermek için, çadırının önüne kurt başlı bir bayrak dikmiştir. Ergenekon Destanı’nda ise, Bozkurt, demir dağı eritip çıkan Türklere yol göstermiştir. Ergenekon’dan çıktıktan sonra, Türklerin ilk hükümdarı Börte-Çine (Boz-Kurt) adını almıştır. Göç Destanı’nda, ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Türklere, bir Bozkurt yol göstermiştir. Bu destanlarda, Bozkurt’un şu nitelikleri ortaya çıkmaktadır: – Soyun devamını sağlamak. – Türklere kılavuzluk etmek. – Türkleri felaketlerden kurtarmak. Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir konumdadır. Gök Türk kağan sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi. Gök Türk kağanları, atalarının anısına saygı olarak, otağlarının önüne altından kurt başlı bir tuğ dikerlerdi. Böylece kurt başlı sancak, Türklerde kağanlık (hakanlık) alameti olmuştur. Ancak bu gelenek yalnızca Gök Türklere özgü olmayıp, kökeni Asya Hun Türklerine ve Türklerin eski atalarına değin gider. M.Ö.’ki Asya Hunları’nda ve hatta o çağlarda Batı Türkistan’da yaşayan U-sun (Wu-sun) Türkleri’nde, tıpkı bildiğimiz Bozkurt Destanı’nda olduğu gibi, kurttan türeme efsanesi ve dişi kurdun verdiği süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaç Türklerinde de vardı; Tabgaç ülkesinde “kurt dağları”, “kurt ırmakları” bulunmaktaydı. Uygur Türklerinin kökenlerine ilişkin bir efsane de onları kurda bağlıyordu (Uygur Kağanlığı, Göktürk Kağanlığı’nı takiben kurulan bir Türk devleti olup, onun devamıdır). Kurt, eski Türk kültüründe “at” ile birlikte en önemli yeri tutan hayvandır. Türkler kendilerinin kurt soyundan indiklerine, seferlerde kendilerine kurdun yol gösterdiğine inanmışlardır. Türkler, güçlü ve saldırgan bir hayvan olan kurdu kendilerine simge olarak seçtikleri gibi, komşuları da onları kurttan türemiş saldırgan karakterli insanlar olarak tanımışlardır. Gök Türklere göre dişi kurt “ulu ana”, Uygur Türklerine göre de erkek kurt “ulu ata”dır. Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz’a her sefere çıkışında gök bir kurt öncülük eder. Cengizname’de Alanguva, gökten inen bir kurttan gebe kalır ve doğan çocuğun soyundan da Cengiz Han gelir. Dede Korkut Öyküleri’nde kurt yüzünün mübarek olduğu belirtilir. Yine Dede Korkut Öyküleri’nden birinde Salur Kazan, kurtla haberleşir, kendisine yurdundan haber vermesini ister. Etnoloji bilimine göre, kurt motifi Türkler için ”tipik”tir; yani, başka kavimlerde görülmeyen etnografik bir belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk soyundan olan kavimler “Kurt’tan Türeyenler” olarak tanımlanırken, Türk soyundan olmayan kavimler “Kurt’tan Türeyenlerden Değildirler” biçiminde ayırt edilmiştir. Türk destanlarında kurt yol gösteren, sıkıntılı anlarda yardıma yetişen bir varlıktır. Uygur Türklerinin Kutlu Dağ Destanı’nda kurt, ülkeye bolluk ve mutluluk getirdiğine inanılan kutlu bir kayanın Çinlilere verilmesinden sonra, üzerine uğursuzluk çöken ülkenin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni bir yurt arayan Türklere kılavuzluk etmişti. Batıda (11. yüzyılın sonu) Kuman Türklerinde yardımına başvurulduğuna ilişkin kayıtlar bulunan kurdun kılavuzluk işlevi, 2. yüzyılın ortalarına değin gitmektedir. 160-170 yılları arasında topraklarından ayrılmak zorunda kalan Tabgaç Türklerinin ataları (yani Hun Türkleri) bir Bozkurt’un önderliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi. En büyük ve en eski Türk destanı olan Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan, gün ışığının içinden çıkan bir Bozkurt’un öncülüğünde dünyayı fethetmiştir. Şimdiki Bulgaristan topraklarında bulunan Madara’daki kaya kabartmasında görkemli bir atlı biçiminde gösterilen Kurum Han’ın yanındaki kurt tasviri de, Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenmiş örneklerinden biridir. Kurt motifi, çobancılık ve besicilikle (Eski Türklerin ekonomisi hayvan besiciliğine dayanır) olan sıkı ilgisinden ötürü bozkırlı ve doğrudan doğruya Türk’tür. Bundan dolayı, bugün dahi dünya Türkleri arasında söylenen masal ve halk öykülerinde hem ata, hem de kurtarıcı-kılavuz nitelikleri ile Bozkurt, bütün Türkler tarafından kutlu sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Bozkurt, destanlarda Türk’ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder. Türkler kahramanlarını gök kurtlara benzetmiş, kağanlarının gövde yapılarına bile kurt çizgisini işlemişlerdir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz’un beli kurt beline benzetilir. Aynı destanda Oğuz Kağan, hükümdarlığını halka bildirdiğinde “Kök Böri bolsungıl uran” (“Gök Börü olsun savaş narası”) demiştir. Yine Oğuz Destanı’nda, Türk ordularına gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt yol gösterir. Kırgız Türklerinin büyük destanı Manas Destanı’nda kurt, bir düş yorumu olarak karşımıza çıkar. Destana göre Manas Han’ın karısı Kanıkey Hatun düşünde bir eğe görür ve eğeyi alıp saklar. Ertesi gün uyanınca ülkenin deneyimli yaşlı kişilerine düşünü anlatır. Yaşlı kişiler bu düşü duyunca sevinip Kanıkey Hatun’a şöyle derler: “Senin çocuğun, gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak…” Kırgız Türkleri, cins ve güzel atlara da ”Kök Böri” (Gök Kurt, Boz Kurt) adını verirlerdi…

Gönderen: Türker | Ekim 11, 2009

NERDEN NEREYE

nerden nereye

Muhtar bile olamaz derken , Devlet Bahçeli’nin zaman zaman dile getirdiği gibi ; “HAPİSE GİRDİĞİ GÜN ile JET FADIL’ın Siirt’ten milletvekilliğinin iptal olup Tayyip Erdoğan’ın milletvekili ve başbakan olma süreci..Çok ilginç ve KARANLIK!!

Gönderen: Türker | Ekim 5, 2009

KÜRTÇE DİYE BİR DİL YOKTUR. (işte ispatları)

KÜRTÇE DİYE BİR DİL YOKTUR!… Evliya Çelebi 15 AYRI LEHÇE saymıştır. V.MİNORKSKY de FARSÇA’dan FARKLI özellikler gösteren BİR ÇOK LEHÇE’den söz eder. (23)
Rusya’nın Erzurum konsolosu olarak görev yapmış olan Auguste Jaba, 1860 yılında Kürtçe üzerine derlemelerini yayınlamıştır. Daha sonra da Sen Petersburg Bilimler Akademisi’nin F. Justi isteği üzerine Kürtçe-Rusça-Almanca Lugat’taki 8378 kelimelik bir “Kürtçe” sözlük hazırlanmıştır. Daha sonra da V. Minorsky gibi kürdologlar tarafından bu sözlük tasnif edilmiştir. Buna göre:
3080 kelime …………. türkçe 1030 kelime ……………….Farsça
1200 kelime ………. Zend lehçesi
370 kelime …………… Pehlevi lehçesi
2000 kelime ………….. Arapça
220 kelime ……….. Ermenice
108 kelime ……… Keldanî
60 kelime ……… Çerkesçe
20 kelime ……………. Gürcüce
300 kelime …….. menşei belli olmayan
olduğu anlaşılmıştır. (Prof. Dr. A. Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, sf. 119)
Ahmet Buran’ın “Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Haznesi” başlıklı araştırması, “Kürtçe’de var olan 2000-3000 Arapça ve Farsça kelimenin (aslında sözlüğe bakarsanız 5500) %80′inin OSMANLI TÜRKÇESİ, %40-50’sinin de BUGÜNKÜ TÜRKÇE olduğu”nu ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan ve 20.000 kelimelik olduğu söylenen sözlük de, ilkinden farklı değildir.
Öte yandan, Alman Prof. De Groot en az “1300 öncesine ait GÖKTÜRK ve UYGUR TÜRKÇESİ’nden 532 kelimenin bugün “Kürtçe” diye bilinen ağızlarda hâlâ kullanılmakta olduğu”nu tesbit etmiştir. Bu kelimelerden bazıları şunlardır:

GÖKTÜRK ………….Kürtçe ……………Anlamı apa …………………….. apo ………………….. amca
mın ………………………….. min ………….. ben, benim, bana
ka ………………….. ka/ko …………… aile büyüğü, yaşlı kişi
kent …………………….. gend/gund …………………… şehir, köy
buge ………………. bug(e) ……………………. gelin
kon …………………… kon …………………. çadır, konak yeri
kutay ……………… kutni ……………….. parlak kumaş
eke ………………kako/kek/keko ……………. ağabey
eke ……………….. axe ………………… ağa
kalın ………………. khalın …………….. başlık parası
lor …………………. lor …………….. süt, lor peyniri
iğit ………………… eğit………………. yiğit
ilan ……………….. ilan …………………… yılan

Kürt ayırımcılar buna karşılık TDK Sözlüğünü ele alarak Türkçe sayılan pek çok kelimenin de Arap-Fars-Latin kaynaklı olduğunu gösterirler. Ama önemli olan kelimeler değil, dil yapısıdır. TÜRKÇE yabancı kelimeleri dahi kendi dil yapısı içinde kullanır. Yani “nev’i şahsına münhasır” bir dil yapısı vardır!..
Kürtçe öyle mi?.. Hayır. Pek çok lehçenin birbirini tutan bir grameri yoktur. Kaldı ki, Kürtlerin çoğu, o Kürtçe olduğu iddia edilen 20.000 kelimenin büyük kısmını hayatlarında bir kere bile duymamışlardır, hiç kullanmazlar!.. Öte yandan bu kişilerin konuşma tarzı, vurguları, kelimeleri telaffuz edişleri hep ORTA ASYA TÜRKLERİ’ne, özellikle ÖZBEKLER’e ve TACİKLER’e benzer. Kürt ayırımcılar hele bir o diyarlara uzansalar, kendilerini hiç te yabancı bulmıyacaklardır!..
Öte yandan ilk TÜRKÇE sözlüğün neredeyse 1000 yıl önce Divan-ı Lugat-ıt TÜRK olarak Kaşgarlı Mahmud tarafından hazırlandığı unutulmamalıdır… ve bu sözlük tümüyle TÜRKÇE kelimelerden oluşur. Ayrıca Ali Şir Nevai’nin “TÜRKÇE’nin Farsça’dan dahi üstün olduğu”nu oraya koyan 500 yıl önceki eserleri mevcuttur.
Nikitine’e göre, “Kürtçe’nin Hint-Avrupaî (Aryan) bir dilolduğu” tartışmalı olup, mutlak bir kabul değildir!.. Gürdal Aksoy ise, “Aryan” tabirinin Avrupa burjuvazisi tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu “su götürmez bir gerçek”sayar!.. (Kürt Dili ve Söylenceleri, sf. 148)
Bu “aryan” tezini Maurice Duvarger, “saçmalık” olarak niteler ve:
- “Adı var kendi yok bir dille tanımlanan; bu adı var kendi yok halk topluluğunu bir çok sözde bilgin bir yere yerleştirmeye çalıştı. Vardıkları sonuçların birbirini tutmazlığı, bunların saçmalığını da açıkça ortaya koymaktadır,”
der ve, Aryan (Hint-Avrupaî) toplulukların bu tutarsız bilginler tarafından Hindistan’dan Kuzey Afrika’ya, Macaristan’dan Baltık bölgesine kadar 8 ayrı “çıkış noktası” gösterdiklerini belirterek saçmalıklara örnek diye verir!
F. Rödiger ve A.F. Pott “Kürtçe’nin KALDECE (SAMÎ) ile ilgisinin olmadığını, bu dilin İran menşeli olduğu”nu ileri sürerler. Prof. Vladimir Minorsky Kürtçe’yi Kuzey-Batı İran dillerinden biri kabul eder. Ancak bugnkü Farsça’dan ayırır. Kürtçe’nin BAŞKA bir kökenden gelmesi gerektiğini ileri sürer!. Farkları şöyle sıralar:
Telâffuz farkları,
Şekil Farkları,
Nahiv (cümle yapısı) farkları,
Kelime farkları,
Ses değişimleri farkları.
Bu büyük farklardan sonra, Kürtçe eğer SAMÎ değilse, eğer FARS (HİNT-AVRUPAÎ) değilse, başka ne olabilir?.. Tabii ki, URAL-ALTAY kökenli!..
Kürtçe Ağızlar şöyle sıralanabilir:
Kırmanç : Büyük Zap Suyu’nun Dicle’ye bağlandığı noktadan yukarıya, Zap Suyu boyunca, Urumiye Gölü’ne kadar çizilen hattın yukarısında kalan bölgede konuşuluyor.
Soranî: Bu hattın altında Irak ve İran’da konuşuluyor. Soranî ile Kırmanç dilbilgisi arasındaki fark, İngilizce ile Almanca arasındaki fark kadar büyüktür. Ancak kelimeler Felemenkçe ile Almanca kadar yakındır. Her iki ağız da köyden köye fark gösterir. Samandağ’la Kirmanşah arasındaki Kürtler, bugünkü Farsça’ya yakın bir dil konuşur.
Zazaca : Sivas-Erzincan-Malatya-Diyarbakır-Bingöl dairesinde konuşuluyor.
Gurânî : Halepçe’nin karşısında İran’da, ve Haningi’nin karşısında İran’da küçük birer dairede konuşuluyor. Zazaca ile Gurânî birbirleriyle bağlantılıdır. Bu da Zaza ve Gurânîler’in aynı ortak kökten geldiğini, muhtemelen Hazar Denizi’nin güneybatı yakasındaki Deylem ve Gilan taraflarından olduklarını gösterir. Bu yüzyıla kadar Süleymaniye bölgesindeki bazı köylülerin “Gurânî” olduğu, ve bölgedeki Kürtler’den farklı olduğu kabul edilirdi. Gurânî halkını, Gurânî konuşanları ve bu köylüleri aynı kökten kabul etmek şüphelidir. Yazar David Mc Dowall, Zaza ve Gurânîler’in Kırmanç ve Soranîler’den önce Zagros bölgesine geldiğini öne sürüyor.
Güney-Doğu Lehçeleri: Bu başlık altındakilerin küçük bir kısmı Haningin-İran sınırı arasında Irak’ta, ve Halepçe-Haningin-Kirmanşah-Sananda dairesinde konuşuluyor.
Zazaki’nin Kırmanç veya diye Kürt ağızlarından tamamen farklı olduğu ise V. Minorsky, Prof. Haddank, Prof. David Mac Kenzie, Ingmar Sauberg, Terry L. Todd, W.B. Lockwood, T.M. Jhonstone ve Prof. Dr. Gouchıe Kojima kesin bir dille ifade edilmiştir. Yani armutlar ile elmalar toplanıp “kürtçe” sayılamaz!.. Ne var ki, echel-ü cühelâ (cahiller cahili) politikacılarımız, aydınlarımız ve TRT yöneticileri hâlâ Zazaki’yi “Kürtçe lehçe” diye sunmakta, Avrupa Birliği’nin aynı yöndeki raporlarına sessiz kalmaktadırlar!
Kaldı ki, KIRMANÇ kelimesi dahi TÜRKÇE kökenlidir!.. KIRMANÇ, KURMANÇ, GURMANÇ diye geçer, KUMAN TÜRKLERİ ile bağlantısı bir yana; KURMAN kelimesi Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te “gedelgeç, yay konan kap, yaylık” (OĞUZ ve KIPÇAK lehçeleri) anlamına geldiği belirtilir. Ayrıca KURMAN büyük bir TÜRK boyunun adıdır. (Macar bilim adamı L. Rasonyi, Dünya Tarihinde TÜRKLÜK, sf. 139,148) KAZAK ve KIRGIZLAR’ın CAPPAS ve MASKAR kollarından birer boyun adı da KURMAN’dır… Yani iki KURMAN oymağı ORTAASYA’da, bir KURMAN-Ç boyu da ANADOLU’dadır!..
KÜRTÇE aslında “DİLLER KARIŞIMI BİLE OLMAYIP, KELİMELER KARIŞIMI BİR AĞIZ”dır!… Özellikle Kırmançça kelimeler büyük ölçüde TÜRK yapısı üzerine kurulmuştur. KÜRTÇE ASLINDA, ESKİ TÜRK LEHÇELERİNDE KAYBOLMUŞ KELİMELERİ ÇIKARMAK İÇİN BULUNMAZ BİR HAZİNEDİR!.
Mesela, Pülümür’de kış mevsimine doğru açan bir çiçeğe, yöre halkı KARBELİK der. Bu sözü Kürtçe sayar. Halbuki KAR’ın yağacağını BELLİ eden bu çiçeğe, bundan uygun TÜRKÇE bir ad olabilir mi?.. (24)
Bazı Kürt oymaklarının öz-be-öz TÜRKÇE adları da müslümanlığı kabul etmelerinden sonra değişmiştir. HALDİ-HALİDİ, CAFARLI-CAFERİ, (ABAZA) ABHAS-ABBAS, KURİS-KUREYŞİ, HASARENLİ-HASENANLI gibi…
V. MİNORSKY, “KÜRTLERİN İRANÎ SAYILMASI, IRKÎ OLMAKTAN ZİYADE; DİL VE TARİH MÜTALÂALARINA DAYANMAKTADIR. Kürtlerin merkezi sahaya yerleşmeden evvel, oralarda isimleri kendilerininkine benziyen, fakat başka menşeli KARDU adlı bir kavim yaşamış olduğu ve bunların SONRADAN İran menşelilerle KARIŞMIŞ olduğunu ileri sürmek mümkündür,” der.
Bu ifade dahi Kürt bölücülerin sahiplenmeye çalıştığı karduların KÜRT olmadığını, KÜRTLER’İN DE İranlı, yani ARYAN OLMADIĞINI göstermektedir.
Ayırımcılar “kürtçe”yi ayrı bir dil gibi yutturmak isterler. Halbuki TEK bir “kürtçe” olmadığı gibi, hiç bir “kürtçe” ağız da yazıya geçmiş değildir!.. (Bakınız: goichi kujima)
Kürtçe denilen ağızların pek çoğunda gramer TÜRKÇE’yi andırır…
Mesela cümlede öğelerin sıralanması çoğu zaman TÜRKÇE gibi

ÖZNE + TÜMLEÇ + YÜKLEM şeklindedir. Hint-Avrupai dillerdeki gibi

ÖZNE + YÜKLEM + TÜMLEÇ şeklinde değildir…. Bu da bizim uydurmamız değil, bilakis Kürtçülerin yayınlarında yer alan hususlardır.
Örnekler:
Ez it we re dibejim …. Min jı wi re da … Kürtçe
Ben ona söylüyorum … Ben ona verdim … TÜRKÇE
I am telling him … I gave it to him … İngilizce
Min sev heye … Ez dewlemend bum … Kürtçe
Benim elmam var … Ben zengin idim …. TÜRKÇE
I have an apple … I was rich … İngilizce
Wi lı ser reki ne aw heye ne çamor …. Kürtçe
O yolun üstüne ne su var ne çamur …. Türkçe
There is neither water nor mud on that road ….İngilizce
Ez Kırmanç ım … Ez civan ım …. Kürtçe
Ben Kırmanç’ım … Ben civanım (gencim) … TÜRKÇE
I am Kırmanç … I am young …. İngilizce
Zu vare, kalemiha hılda, hikatamın binvise… Kürtçe
Çabuk gel, kalemini al, hikayemi yaz …. TÜRKÇE
Come quickly, take your pencil, write my story… İngilizce
Ez dıbıjim, Kırmançi TURANİ’ye, ew dibiye na… Kürtçe
Ben diyorum ki, Kırmanç TÜRK’tür, o diyor ki, hayır… TÜRKÇE
I say that Kırmanç is Turk, he says no… İngilizce
Vare, çay veho… Kürtçe
Gel, çay iç… TÜRKÇE
Come, have tea…. İngilizce
Bu örnekler Hint-Avrupai olduğu iddia edilen “kürtçe” cümlelerin nasıl TURANİ bir gramer yapısına sahip olduğunu göstermektedir.
Kürtçe denilen şahıs zamirlerinden ilki EZ, Farsça gibi görünür ama aslı ÖZ’dür. ORTAASYA’da TÜRKLER “ÖZÜM KIRGIZ” der… Bu ifadenin EZ KIRMANÇ IM ile yakınlığına dikkatinizi çekeriz.
İkincisi MİN’dir ki, ANADOLU TÜRKÇESİ’nde BEN, Azeri lehçesinde MEN şeklindedir. ORTAASYA’da kullanılır. Birinci şahıs takısı yukarda görüldüğü gibi değişmemiştir bile!…
Azeri’nin MEN TÜRKEM demesi ile, ayırımcının MIN KIRD IM demesi arasında ancak ağız farkı vardır!.. Denizli ağzında MUSTEFALİ (Mustafa Ali) bile daha fazla farklılık gösterir!..
Öte yandan ORTAASYA’da Kürt kelimesi KURT veya KIRT olarak kullanılır. Bir TÜRK boyu olan BAŞKIRTLAR gibi!…
İkinci şahıs TU veya TE’dir ki, SEN’den bozma olduğu ortadadır… Üçüncü şahıs EW’dir. “W” harfinin V’den farkı; birincinin ağzı “O” der gibi yuvarlattıktan sonra telaffuz edilmesidir ki, TÜRKÇE’de TAVUK derken çıkar… Böylece EW’in aslında EO olduğu ve “O” kelimesinden bozma olduğu görülür!…
Şu halde sıralarsak MİN-TE-EW, BEN-SEN-O’dan başka bir şey değildir!… (Bak: Kürtçe Gramer, yazarı Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Deng Yayınları, 1991… Bu sözde Kürtçü ayırımcı yazarın adı bile Türk’tür. Han ünvanını Türkler’den başkası kullanmaz!)
“Kürtçe” ağızların İran’la olan bağlantısına gelince Pers, Sasanî dillerinde, diğer Aryan dillerde de Kürt kelimesi yoktur. Med dilinde de yoktur… Arapça’ya ise sonradan girmiş olup, Etrak (TÜRKLER) gibi çoğul haliyle Ekrad olarak alınmıştır. En eski devirlerden beri göçebe-konargöçer anlamında kullanılmıştır.
Yani Kürtler İranlılardan etkilenmişlerdir, bazı Fars kökenli Kürt aşiretleri vardır ama; köken olarak tümüyle onlara bağlı değillerdir.
451 yılında Kafkasya üzerinden Mugan’ın güneyinde yerleşmiş olan Akhun TÜRK topluluklarından, 12. yüzyılda Harzemşahlar döneminde MUGAN TÜRKMENLERİ olarak bahsedilmektedir.. Bu TÜRKMENLER Arap kaynaklarında Ekrad-ı bi-iskan, yani yerleşik olmayan Kürtler olarak geçer.
Açıkça görülmektedir ki, Arap kaynakları henüz yerleşik hayata geçmemiş ve belki de müslüman olmamış TÜRK boylarını ayırt etmek için Ekrad ifadesini kullanmaktadırlar… Çünkü göçebe de olsa müslüman Türkler’e TÜRKMEN adı verilmesi de bu dönemdedir.
Böylece GURTİ-KARDU gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak; ilk defa bir BOY olarak Kürt adına ORHUN kitâabelerinde rastlıyoruz… Bu uruğun GÖKTÜRK diye bilinen devletin içinde ve diğer TÜRK boyları arasında yaşadığı ve liderinin adının ALP URUNGU olduğu tartışma götürmez.(Bakınız: ELEGEŞ ANITI, ORHUN KİTABELERİ

Herat’tan üç fersah yukarıda Ulenknişin yaylasının batısında Kürtnişin adında bir köy vardır… Anadolu Kürtleri o diyara bir sefer yapmadıklarına göre, bu adın yöre Türkleri tarafından verildiği ortadadır.
Aslında bunda şaşacak bir şey yoktur!.. Çünkü Kürt kelimesi TÜRKÇE’dir ve zengin mânâlar taşır:
KÜRT : Kar yığını, çığ, bir çeşit kayın ağacı, ayva ağacı
KÜRÜD: Merih gezeğeni (Ayrıca Beyşehir kenarında eskiden göçebe olan Türkmenlerin
oturduğu Kürtler köyünde ise “süpürge otu” anlamına gelir.)

KÜRT : kalın kar yığını (Kazak lehçesi)
KÜRTİK: yeni yağmış kar (Kazak ve Tarançi lehçesi) çığ (Sor Lehçesi)
KÖRT : Kar yığını (Kazan Tatar lehçesi) Karların dağlarda teşkil ettiği saçak,
kar yığıntısı (Çuvaş lehçesi)

KÖRTÜK: kar denizi veya kar çölü (Uygur lehçesi)
kar yığını (Teleüt, Soyon ve Karakırgız lehçesi)

KÜRTKÜ: kar yığını (Karakırgız lehçesi)
KÜRTÇÜK: kar yığını (Yakut ve Çeremis lehçesi)
(Kürt Meselesi, M. Şükrü Sekban, 1979, sf.18-19) Daha da enteresanı, geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?..
- “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur,”
dedi!.. Bu da bizim “Kürt” ifadesinin dağlı göçebeler için kullanıldığı tesbitimizi desteklemektedir.

Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu asla bir “Kürt Bölgesi” değildir!.. Bölgede 11. asırdan itibaren devlet kuran Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Saltukoğuları, Mengücükoğulları hep OĞUZ boyundandır. Aralarında hiç Kürt devleti yoktur!… Çünkü devlet kuran yerleşik hayata geçer, yerleşik olanın da Kürtlüğü sona erer!.. Çünkü KÜRTLÜK, DAĞ GÖÇEBELİĞİ DEMEKTİR!
Dil farklılığın sebebi, yörenin sarp dağlık olması ve Arap-Acem etkisinin hissedilmesidir…
Van Milletvekili İbrahim Aras dönemin GERDİ aşireti reisi OĞUZ Bey’e sorar:
- “Bu ad TÜRK adıdır, (Sen Kürt’sen) sana nasıl gelmiş?”
- “Bendeniz 21. OĞUZ’um… Bizde baba evlâdına kendi babasının adını verir, bu böylece devam eder, gider,” cevabını alır.
Ama maalesef öz-be-öz TÜRK olan bu aşiret reisi, TÜRKÇE bilmiyor, yörenin karmaşık ağzını kullanıyordu!…
Amcası KILIÇ Bey de!.. Adı TÜRK, KOÇBEYİ aşireti reisi Mehmet Emin Bey de!…
(Doğu Anadolu Gerçeği sf. 31)

Kürtçe denilen ağızlarda cümleler Farsça-Arapça kelimelerden oluşsa da cümle yapısı, yani grameri genelde TÜRKÇE’dir!..
Ve bilindiği gibi bir dilin aslını tesbite yarıyan kıstas ta gramerdir!..
Öte yandan, biliyorsunuz, artniyetli Avrupa Birliği’nin baskısı ile bir “kürtçe” yayın furyası başladı. Bu son derece komik ve amaçsız bir faaliyet…çünkü Kurmançça ve Zazaca yapılan bu yayınları dinleyenler Kurmanç ve Zaza grubundan dahi olsalar anlayamıyorlar. Mesela Mahsun Kırmızıgül annesinin Zaza olmasına rağmen, yayını anlayamadığını açıkladı!… Çünkü bir japon uzmanın dediği gibi 30′a yakın ağız var. İki komşu köyün “kürtleri” bile zaman geliyor, birbirini anlamıyor!…
Sırada “kürtçe” eğitim var!… Avrupa Birliği’nin istediği ve onların bu ülkedeki uşaklarının “başüstüne” deyip hemen yerine getirmeye çalıştığı her “emir” gibi bu hususu da yakında gerçekleştirmek için kolları sıvayacaklardır.
Ama bakın Yalçın Küçük ne diyor:
- “Paris Üniversitesi’nde, belki de dünyanın en iyi Doğu Dilleri üniversitesinde, Farisî, Soranî, Kırmançi tahsil ettim.”
- “Paris’te pek çok Kürt vardı, (ama) sınıflarımda hiç Kürt yoktu!..”
- “Bir TÜRK (ben), sevimli bir Japon, Türk Harp Akademisi’ne gelecek bir Fransız yarbay, Paris polis departmanından bir komiser, dedesi Sovyet komünizminin kuruluşuna katılmış, adı Tanya bir İsveçli hanım, üç yıl sınıf arkadaşı olmuştuk.”
- “Enstitü’de Kürt öğrenci yok muydu?..
-(El Cevap Çoktu!.. Ve bunlar TÜRKOLOJİ okuyorlardı!..” (Tekelistan, 2004)
Fransa’da Kürtler’e baskı mı var?.. Yok!.. Üstelik yağız bir Kürt delikanlısının azad kabul etmez kölesi ve de metresi Bayan Mitterand başta olmak üzere, tüm Fransa’nın kürtçülüğü, kürt bölücülüğü desteklediği düşünülürse, Yalçın Küçük’ün bu tesbiti ibret vericidir.

_________________________ (23)- Yavuz, Edip; aynı eser.
“Kürt” tarihçi Celile Celil bunu destekler mahiyette şöyle diyor:
“Zazaki ve Kuzey Sorani GÜNEY Kürtçesidir. Benim konuştuğum KUZEY Kürtçesidir. Bundan başka Gorani var, Lori var, Mukri var… Kurmançi Arap dilinin etkisi altındaydı… Sorani ise Fars edebiyatı(nın)…”
(Yeni Ülke Gazetesi, 1992 sayı 28)

(24)- Yavuz, Edip; aynı eser.
Bir başka örnek te Kürt ayırımcılar tarafından verilmektedir. Bu kişiler bölgeye sahip çıkabilmek için Nemrut Dağı’ndaki heykellerin ait olduğu KOMMAGENE Krallığı’na bir kulp bulmuşlardır. Sözüm ona bu ad Kürtçe “KONE GİYA = herkesin çadırı” ifadesinde gelmekteymiş!..
KON gerçekten Kürtçe’de çadır demektir. Ama bu kelime öz-be-öz TÜRKÇE’dir!.. Bir yere “konmak”tan gelir. Türk göçebe kültürünün temel kavramlarından birini teşkil eder. O kadar ki, KONAK kelimesi şehir kültürüne bile yansımıştır. konaklamak, konuk bir yana; şimdinin göçebeleri GECE-KONDU’larda dur-durak bulur!..
Yani Kürt ayırımcılar, dil tahlilleri ile bize çok yardımcı olmaktadırlar!..
(Kafaoğlu, A.Başer-Yücel, Müslim; “Kurtarıcı mı, Masal mı?”
Özgür Gündem Gazetesi, 27.7.1992 günlü sayısı)

Eski Gönderiler »

Kategoriler