Uyum Paketleri(!)yle Kime Uyuyoruz
KÜRTÇE TELEVİZYON
Ahmet Bican Ercilasun
Son zamanlarda herkes konuşuyor. Kimisi insan haklarından, kimisi teknolojinin ne kadar ilerlediğinden söz ediyor. Kimisi de onlara, onların dilinden başka bir dille propaganda yapmanın imkânı olmadığından dem vuruyor.
Birinci tespit: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dili Türkçedir. Bu, anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükmüdür. Bu hüküm, herhangi bir devirde, rastgele konmuş bir hüküm değildir. Büyük Millet Meclisi’nde tecelli eden millî iradeye dayanarak Türk İstiklâl Savaşını zafere ulaştıranların koyduğu bir hükümdür. Kanları ve canları pahasına bu ülkenin bağımsızlığını sağlayan kurucu iradenin koyduğu bir hükümdür. Bir başka ifadeyle cumhuriyet kurulurken kurucu irade, anayasanın ilk maddelerini değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler olarak tespit etmiştir. Bunun anlamı şudur: İstilâcılara karşı verilen bir savaş sonunda bu hükümler konmuştur; ancak yine bir savaş sonunda elimizden alınabilir; buna da elbette kimsenin gücü yetmez.
İkinci tespit: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tek millet ilkesi üzerine kurulmuştur. Bu milletin adı Türk milletidir. Kurucu irade, gayrimüslimlerin dışında hiçbir grubu ve kitleyi Türklüğün dışında tutmamış, herkesi Türk saymıştır; bunu da Lozan anlaşmasıyla dünya milletler camiasına kabul ettirmiştir. Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin başka devletlerce de kabul edildiğini gösteren kuruluş belgesi demektir. Dolayısıyla kuvvet kullanmadıkça, başka devletlerin de Lozan’ı değiştirmeye hakları yoktur.
Üçüncü tespit: Tek millet demek tek dil demektir. Devletin dilinin Türkçe olarak belirtilmesi de bu anlama gelir. Şu veya bu sebepten evlerinde ve çevrelerinde Türkçe konuşamayanlar, Türkçe öğrenmek zorundadırlar.
Dördüncü tespit: Cumhuriyetin 70 küsur yıllık başarılarıyla övünenler, devletin bu aslî görevini savsaklamışlardır. Atatürk döneminde devletin en önemli sorumlulukları arasında ve ülke gündeminin birinci maddesi olarak yer alan eğitim ve kültür işleri, ondan sonra sorumsuzca ihmal edilmiş; devlet, 80 yılda vatandaşlarına resmî dilini öğretemeyen bir devlet durumuna düşürülmüştür. “Vatandaşlarımızın bir kısmı Türkçe bilmiyor; o hâlde onlara kendi dillerinde yayın yapalım, eğitim verelim” demek, bugüne kadarki sorumsuzluğu, savsaklamayı kabul etmek demektir.
Beşinci tespit: Atatürk’ten sonra ve özellikle 1950′den sonraki iktidarlar, ana dili Türkçe olanlara dahi Türkçeyi bir kültür ve edebiyat dili olarak öğretemez duruma düşmüşlerdir. İlk ve orta öğretimde, ülkenin dilini, başlıca edebiyat ve kültür eserlerini okuyup anlayacak derecede öğrenemeyenler; millî mücadelenin tarihini, bu toprakların ne pahasına kazanıldığını bilecek ölçüde öğrenemeyenler; Türklüğün bütün geçmişini, kendini Türk hissedecek ve bundan övünç duyacak şekilde öğrenemeyenler elbette millî duyarlılıktan yoksun olurlar. Bu konularda duyarlı olanlar için de “onlar zaten bu konularda hassas” deyip geçiverirler.
Altıncı tespit: Hiç kimsenin doğarken dilini seçmek hakkına sahip olmadığı bir gerçektir. Ancak bu gerçek, insanlara, vatandaşı olduğu ülkenin resmî dilini öğrenmek ve kullanmak sorumluluğunu reddetme hakkı vermez. Bunu reddetmek vatandaşlığı reddetmeyle eş anlama gelir. Elbette herkes istediği ülkenin vatandaşı olmakta serbesttir. Ancak vatandaşı olunan ülkenin şartlarını kabul edip etmemekte hiç kimse serbest değildir. Almanya’ya bakınız; vatandaşı olacak insanlara dilini öğretmeyi değil; Goethe’yi ve Schiller’i öğretip öğretmemeyi tartışıyor.
Yedinci tespit: Dünyanın batısında olsun, doğusunda olsun, hiçbir milletler arası kuruluş veya birlik Türkiye’nin egemenlik hakkına müdahale edemez. Atatürk’ün bütün diğer ilkelerden önce gelen ilkesi, olmazsa olmaz ilkesi, “hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” ilkesidir. Atatürk’ün çağdaşlaşma ülküsünü ileri sürerek hiç kimse millî egemenlik haklarını Avrupa Birliği’ne veya bir başka topluluğa devredemez. Atatürk’ün çağdaşlaşma ülküsünü, millî egemenlik haklarını devretme pahasına Avrupa Birliği’ne girmek şeklinde yorumlamak safsatadan başka bir şey değildir. Çağdaşlaşmanın pek çok yolu vardır; fakat olmazsa olmaz şartı vatandaşlarını diplomalı değil, tahsilli ve kültürlü hâle getirmektir. Avrupa Birliği’nin, IMF’nin dayatmalarına haysiyetsizce baş eğmeye ne bu ülke müstehaktır; ne de bu millet. Avrupa Birliği şartları arasında yer alan Kürtçe televizyon ve Kürtçe eğitim mecburiyeti, egemenlik haklarını devretme anlamına gelmiyorsa ne anlama geliyor?